Doktorun odasından gelen sesler, adeta tüm koridorlarda yankılnıyordu.
-…hayır doktor, bunu nasıl söylersiniz…Bana metanetten bahsetmeyin. Konuşun başka bir şeyler söyleyin. Yanlış anladığımı söyleyin. O bir mucize doktor. Mucizeler öyle çaresiz kalmaz. Konuş doktor konuş. Siz sadece üzgünüm demek içinmi okudunuz,sadece bu işemi yararsınız. Bana mucizemin kaybolmayacağını söyle doktor.
-Beyefendi lütfen kendinize gelin, sakinleşin biraz, diyen güvenlik görevlisinin omuzundan çekmesiyle kendine gelebilmişti. Ama o anda başı döndü ve olduğu yere yığılıp kaldı.
Anons edilen doktorlar, ziyaretçilerin koşuşturmaları, hemşirelerin rutin kontrollleri ve hastanenin gerçekte var olup olmadığını bilemediği psikolojik ilaç kokusu eşliğinde geçirdiği ikinci gündü. İki gündür koma halinde yatıyordu ve ilk kez bilinci yerine gelmişti.
-Kızım, Ceylan’ım, dedi ilk olarak ve hemen yerinden doğruldu. Yatakdan kalkar kalkmaz elbiselerini giymeye başladı. O esnada odaya giren hemşire, henüz kalkamayacağını, bir müddet daha hastanede kalması gerektiğini söylesede, o buna aldırmadı.
-Hemşire hanım mucizem beni bekler, derken aynı anda odayı terketti.
Bitkin bedenini evin bahçesine ulaştırdığında, mucizesinin en iyi oyun arkadaşı asil dost karşıladı onu. Sanki olan bitenler onada anlatılmış gibiydi. O her gelişinde üzerine atlayan, neşeyle havlayıp oyunlar yapan köpek, başını bile kaldırmadan usulca yanına gelmiş, tam karşısında durup başını kaldırmış ve gözlerine bakıp öylece kalmıştı.
Asil dost’un bu hali ona çok dokunmuştu. Hıçkırık ilmik olup düğümlenmişti boğazına. Bütün bunlar uzun bir kabus olmalıydı. Uyanacaktı bu kabusdan ve her şey eski halini alacaktı. Olmalıydı, mutlaka böyle olmalıydı. İçinden, Allah’ım sen yardım et, sen benim mucizemi koru YA RABBİM, üstümüze çöken bu kasveti sen kaldır kudretine kurban olduğum diye dua etti.
Elini asil dostun başına götürdü ve köpeğin başını okşadı. Tam o esnada evin kapısı açıldı ve -Babacığımmm, diyen sesin sahibi, küçük mucizesi, güzel kızı Ceylan’ı koşarak boynuna atıldı.
Kızına sarıldı öptü, kokladı,sanki içine sokmak ister gibi bastı bağrına.
Kapının kenarına yaslanmış, gözlerinden sicim gibi akan yaşlar eşliğinde seyrediyordu bu manzarayı Selma. Baba kız sarılmış, asil dostta iki ayağının üstüne kalkmış adeta ikisini birden sarmaya çalışıyordu. Bir minik mucize hayatın merkezi olmuş ve onları etrafına toplamıştı. Onlar bu yörüngede oldukça mutluydular. Selma boşandıktan sonra oda girmişdi bu yörüngenin içine ve onunda bir yeri olmuştu bu buram buram sevgi kokan hanede.
Hayat ne kadarda garipti. Selma yıllar evvel aşık olduğu ama hala söyleyemediği adamla aynı evde kalıyordu ve onun bu dünyadan göçüp gitmesine rağmen, tek bir an olsun unutmadığı aşkının büyüklüğünü gördükçe, ona olan ilgiside sevgiside kat ve kat artıyordu. Kendi kendine ben asil bir adamı sevdim ve doğru yaptım diyordu. Ona olan aşkını söylemek için yanına gitiiğinde, genç adam heyecanla “Selma sana söylemek istediğim bir şey var. Ben birini seviyorum ve adıda Ceylan. Onunla küçük çekmecede tanıştık. Babasına kan lazımmış amaliyat için. Nasıl oldu bilmiyorum ama biranda kendimi yanında buldum ve o gün bu gündür aklım, kalbim onunla dolu. Bir görsen öyle güzel bakıyorki. Kuzey kutbuna baksa buzullar erir inan. Onun sıcacık bakışlarının potasında erimek bana dünyada cenneti yaşatıyor adeta. Henüz ona açılamadım, utanıyorum nedense, birde kaybetmekden korkuyorum. Ya o benim onu gördüğüm gibi görmüyorsa beni diye korkuyorum. O bakışların menzilinden çıkmak istemiyorum Selma. Sen benim için çok özel birisin bu yüzden ilk sana söylemek istedim..” demişti.
Ardındanda eklemişti “Sahi senin konuşmak istediğin neydi”..
Artık önemi yoktu Selma’nın konuşmak istediğinin. Onu bu kadar mutlu görmekden memnun olmuştu, ama bir memnuniyet ancak bu kadar buruk olabilirdi.
Oysa onu unutabilmek için evlenmişti. Ama elleri başka bir eli, teni başka bir teni, bedeni başka bir bedeni kabullenemedi hiç bir zaman. Evliliklerinin henüz ilk gününden itibaren ayrı odalarda yatmalarına rağmen, eşi asla sorun etmemişti bunu. Ve Selma’ya evlilikleri süresince tek bir incitici söz dahi söylememişti. Ceylan’ın ölümünden sonra sevdiği adamın yanında olmak istemişti, ama ne olursa olsun o evli bir kadındı. Asla eli eline değmemiş olsada, kendisine bu kadar iyi davranan birinin başını öne eğemezdi. El alemin lafıyla sözüyle bu koca yürekli adamı ezemezdi. Ama damarlarındaki kana bile karışmış olan aşkınıda böyle bir durumda yalnız bırakamazdı. Onun kimsesi yoktu ve tek varlığıda dünyadan göçüp gitmişti.
Eşinin karşısına geçipde ona bu durumdan bahsetmek istediğinde, henüz daha ağzını açamadan eşi onu şaşkınlığa uğratmıştı.
-“Selma boşanalım, anlaşmalı olunca tek celsede bitiyormuş. Ama o zamana kadarda ben bu semtden taşınırım. Beni kimsenin tanımadığı bir yere giderim. Mahkemeye gelirsin sende, o zamana kadar böyle ızdırap içinde kıvranmana gönlüm razı olmaz. Sevmek çok güzel şey Selma. Ben seni sevdim, seninse başka biri vardı yüreğinde. Bunu bile bile evlendim seninle, ve beni sevebilme ihtimaline sarıldım hep. Ama olmayınca olmuyor işte. Müslüman’a nasıl kıble’ni değiştir dersin değilmi. Dünya sevgi üstüne kurulmuştur ve bunu değiştirmeye kimsenin kudreti yetmez. Buna yeltenenler değilmidir dünyadaki tüm fenalıkların adresi…..
Şaşkınlıkla dinlerken eşini, ona olan saygısı kat ve kat büyümüştü içinde. Ona şöyle demişti.
-“Sen kocaman yüreği olan, adam gibi bir adamsın. Sevilecek bir adamsın. Ama bu gönül çokdan bir sahip buldu kendine. Bana hakkını helal et olurmu. Çok hakkın var üzerimde, helal etmezsen ezilirim altında, kaldıramam bu yükü. Her zaman dualarımda olacaksın…
Çok sürmemiş bir ay içinde boşanmışlardı. Mahkeme gününe kadar Selma bu evden hiç çıkmamışdı. Geceler boyu kaybettiği aşkına ağlayan sevdiğinin yasına ortak olmuştu. Rahmetli annesi kaza geçirip yatağa bağlı yaşamaya başlayınca, mecburen onun yanına gitmişti. Annesinin vefaatından sonrada yeniden bu sevgi hanesine dönmüştü.
Vakit oldukça ilerlemiş, güzeller güzeli Ceylan çoktan uykuya dalmıştı. Zaten fazla ayakda kalamıyordu. Sürekli bir bitkinlik ve uyku hali vardı yavrucakda. Üzgün baba ve Selma yatağın kenarına oturmuşlardı. Babanın ağlaması hiç kesilmiyordu. Ne yapsa ne düşünse olmuyor, göz yaşları sel gibi akıyordu. Selma tesellinin mümkün olmadığını biliyor ve hiç sesini çıkarmıyordu. Zaten onunda gözlerindeki yaşlar hiç kurumuyordu.
-“Biliyormusun Selma, Ceylan’la hep bir kızımız olsun isterdik. Ama o, nikahlandıktan sonra sadece bir kaç cümle kuracak kadar kaldı bu dünyada ve beni bırakıp gitti. Eli elime değmedi hiç bir zaman. Ve sonra bir mucize lütfetti Rab’im, bana minik kızımı gönderdi.”
Saatledir ilk kez bozulmuştu odadaki sessizlik. İki yaşlı göz aynı potada buluşmuştu. Selma sevdiği adamın ağlamaklı sesiyle anlatıklarını dinliyordu.
-“Benim kızım bir mucize Selma. İnan bana bir mucize. Onu çöp konteynerinin yanında bulduğumda, ağlamakdan mos mor olmuştu. Hemen kucağıma aldım onu ve kokladım. Bir anda ağlaması dindi. Bir şey oldu sandım, korkuyla yüzüne baktım ve o bana gülümsedi. Minicik elini çeneme götürdü ve gülümsedi. Bir melek canlı kanlı bir biçimde kucağımda duruyordu. Hangi vicdan onu çöpe atacak kadar körelmiştiki. Ona Ceylan’ım dedim. Adını Ceylan koydum. Günlerce sakladım onu, kimseye göstermedim, bildirmedim. Biliyorum bana vermezlerdi onu, elimden alırlardı mucizemi. Ama büyüyecekti, hep öyle kalmayacaktı. Nufusa kayıt ettirmek gerekliydi, ama nasıl yapacaktım bunu. O veya bu şekilde kitabına uydurdum ve hallettim sonuçda. O benim kızım artık, benim canım. Ama şimdi ne yapacağım ben. Bu kez nasıl kılıfına uyduracağım. Minik mucizem kan kanseri, o daha el kadar. Bu nasıl olabilir,söylermisin Selma ben ne yapacağım şimdi. Yavrumun bugün yarın öleceğini bile bile nasıl nefes alacağım…”
Hayatlarında ilk kez bir birlerine sarılmışlardı. İkiside başını koyacak bir omuza muhtaçdı o anda.
Güzel kız uyuduğunda başından ayrılmıyorlar, uyandığındaysa, hiç bir şey belli etmemek için insan üstü bir gayret sarfediyorlardı.
Artık eskisi kadar oyunlar oynayamıyor, o çok sevdiği okuluna gidemiyor, asil dostuyla bahçede güreşemiyordu. Yapılan bütün tedavilere rağmen, aşırı derecede zayıflamış ve iyice güçden düşmüşdü.
Yaptığı hiç bir şey eskisi gibi değildi artık. Bir tek şey hariç. Hala Cuma günlerine bayrama hazırlanır gibi hazırlanıyor, ne olursa olsun annesinin mezarına gidiyordu.
İşte yine en güzel elbiselerini giymiş ve annesini ziyarete gelmişti. Yanında getirdiği bezle annesinin mezar taşını siliyor, mezarın üzerine düşmüş olan yaprakları temizliyor, bir yandanda onu ne kadar sevdiğinden bahsediyordu.
Oysa hiç tanımamıştı annesini. Ne gerçek annesini, nede Ceylan annesini hiç tanımamıştı yavrucak. Her geldiğinde bir anneye sarılır gibi sarılmıştı bu mezara. İçindeki o anne boşluğunu bu yolla doldurmuştu belkide.
Sevgi değilmiydi her şeyin varlık sebebi. O içinde büyüttüğü sevgiyle, bir anneye sahip olmuştu. Ama onu terkedenler ne kadar yoksul ve zavallı olduklarının bile farkına varmadan, aldıkları her nefesle dünyayı biraz daha kirleterek yaşamaya devam ediyorlardır belkide. Peki ya bu mucize, bu güzel melek neden ölmek zorunda. Bir serçe yürek çokmu geldi bu dünyaya.
Bir veda vakti daha gelmişti. Güzel Ceylan annesiyle vedalaştı ve Selma’nın kucağında mezarın başından ayrıldı. Babasıysa her zamanki gibi mektubunu mezara gömdü ve öyle ayrıldı.
Mezarın başından ayrılırken, son günlerde başına bela olan adam geldi aklına. “Allah’ım sen bana yardım et, fenalık peşinde koşanların fenalıklarını kendi başlarına çevir kurban olduğum..” diye dua etti.
Onların ayrılmasının ardından, genç bir adam mezarın başına geldi ve mektubu yerinden çıkarıp okumaya başladı. Artık orada bir mektup olduğunu biliyordu, ilk defasında farklı düşüncelerle geldiği mezarın başına, artık her hafta gelir olmuştu. Mezarda yatanı hiç tanımasada, ara sıra gelip mezarın üstündeki çiçekleri suluyordu.
Hatta bir defasında mezara geldiğinde, çiçeklerin solmuş olduğunu görmüştü ve hemen gözünün önüne minik kızı getirdi. Ne kadar çok üzülecekti kim bilir yavrucak. Derhal taze çiçekler getirip mezarın üzerine dikmiş, onları bir güzel sulamış ve ertesi gün, güzel Ceylan’ın mezarın üstünü rengarenk çiçeklerle gördüğündeki mutluluğuna şahitlik etmişti.
Mektubu okuyup tekrar yerine koydu. Gözleri yaşlıydı, elleri semada dualar etti ve mezarın başından ayrıldı.
Genç adam yürürken aklından mektupda geçen şu cümleler geçiyordu sürekli.
“…Artık okulunada gidemiyor annesi. Hatırlıyormusun sana bahsetmiştim. Okuyup anne doktoru olacağım” derdi.
-Ben anne doktoru olunca anneler ölmeyecek babacığım, insanlar çok kötüler değilmi. Neden kimse anne doktoru olmamış. Olsalardı benim annem ölmezdi.
Selma’nın anneden kalma bir evi vardı onu sattı. Uygun bir ilik bulunursa hemen tedaviye başlamak için. Ama zaman aleyhimize işliyor karıcığım. Kızımız günden güne eriyor. İlik nakli yapılırsa bir umut diyor doktorlar. Ama sadece bir umutmuş.
Bizi karşılamaya hazır ol cennetim.
Kızımız bu pis dünyaya rest çekerse, fazla sürmez bende gelirim yanınıza….”
Genç adam göz yaşlarını durduramıyordu. Delice bir alışkanlık olmuştu her cuma buraya gelip, mezara bırakılan mektubu okumak.Hayatta kimsesi yoktu. Belkide kendini bir yerlere ait hissetmesini sağlıyordu bu yaptığı.
Peki ya “Kızın babası değilsin biliyorum, kitabına uydurup nüfusuna geçirdin. Ya istediğim parayı verirsin, yada savcılığa suç duyurusunda bulunurum. Kızınıda yetimhaneye verirler…” diye tehdit eden adam kimdi. Ne istiyordu bu güzel insanlardan.
Bütün bu düşünceler eşliğinde caddeye çıktı ve gözden kayboldu.
Tam üç hafta olmuştu mezarlığa gitmeyeli.Her ne olursa olsun öteleyebilirlerdi, ama her Cuma mutlaka giderlerdi. Bu kez durum çok başkaydı. Minik yavru artık yatakdan kalkmıyordu. Ve bazen söyledikleri çok can yakıyordu.
“Baba ben ölünce sana kim bakacak..”
“O da nereden çıktı güzel kızım, sen ölmeyeceksin, sadece biraz hastasın. İnsanlar hastalanırlar, bu hep olur, sadece bazıları biraz daha uzun sürer…”
“Baba ben kansermişim, ve televizyondan duydum, kanser öldürürmüş. ”
“Hayır kızım sen yanlış duymuşsun, böyle şeyler konuşmayalım ne olur bebeğim. İyileşeceksin, daha sen anne doktoru olacaksın.”
“Babaaa ben daha okuluma bile gidemiyorum, nasıl anne doktoru olacağım..”
Kelimeler kifayet etmiyordu bazen bu çaresizliği ifade etmeye. Ve hiç bir kelimenin gücü yetmiyordu minik mucizeye cevap vermeye.
“Hem ben annemi çok özledim. Birada onun yanında kalırım. Sen bizi merak etme annem bana bakar. Anneler kızlarına bakar babacığım. ”
Uykusunun arasında bile sayıklıyordu bazen.
“Babacığım sana kim bakacak..”
Zaman değirmen gibi öğütüyordu umutları, mutlulukları, içine düşen ne olursa olsun kurtulamıyordu o çarklardan. Bu sevgi hanesinde gülüşmeler unutulmuştu artık. Asil dost bahçede durmuyordu şimdilerde. Ceylan’ın yatağının yanı başında duruyordu.O bile yemiyor içmiyordu.
Telaşla çalan kapı sesiyle irkilip, hayırdır inşallah diyerek kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında duran Selma gülümseyerek, “ilik bulunmuş, hemen şimdi parayı götürürsek nakil işlemlerine başlayacaklarmış, hadi hemen verelim parayı, geç kalmayalım.” dedi.
Bir anda evin havası değişmişti. Hemen içeri girdiler ikiside Ceylan’a sarılıp sevinçlerini paylaştılar.
Sonra adam nakil için hazırladıkları parayı alıp evden çıktı. İçi içine sığmıyordu. “Allah’ım kudretine kurban olduğum, dualarımızı geri çevirme, küçük kızımı bana bağışla..” diye dualar ederek, ara sokaklardan caddeye doğru ilerledi.
Caddeye çıkmasına bir sokak kalmıştıki, sırtına aldığı bir darbeyle bir anda sersemledi ve yere düştü. Heyecandan cebine koymayı bile akıl edemediği paralar yere düştü.
Başını kaldırdığında karşısında şeytanı görmüştü adeta.
Haftalardır kendini tehdit eden insanlık müsfeddesi şahsiyetsiz, elinde bir sopyla karşısında duruyordu.
“Ne o banamı getiriyordun paraları, sen zahmet etme ben alırım.” derken eğilerek yerdeki paraları aldı.
Adam “Onlar kızımın yaşaması için lazım, ver bana o paraları, seni doğduğuna pişman ederim yoksa” diyerek yerden doğrulup hamle yapmaya kalkıştıysada, aynı anda başına yediği sopa darbesiyle tekrar yere düştü. Bilinci yerindeydi ama karşısındaki adamla mücadele edebilecek durumu yoktu.
“Bu paraları ön ödeme olarak alıyorum, iki güne kadar bu kadar daha getirmezsen, hemen savcılığa giderim. Aynı gün alırlar senden kızı. Ona göre akıllı ol, iki günün var”
İğrenç adam sözlerini söyleyip geriye döndüğünde, babanın yerinden kalkmak için verdiği çaba, beyhude bir uğraşdan öteye gitmemişti. Başı dönüyordu ve ayağa kalkamıyordu.
Elinde kızının yaşaması için gereken parayla oradan uzaklaşan adamın ardından baktı.
Ve inanılmaz bir şey olmuştu o anda. Genç bir adam elinde bir bıçakla iğrenç herifin önüne dikilmiş, daha o ne olduğunu anlamadan elindeki bıçağı kalbinin üstüne saplamıştı.
Bu genç adam, mezarlıkda mektupları okuyan adamdan başkası değildi.
İğrenç herifin elinden paraları alıp, acılı babanın yanına geldi. Onu ayağa kaldırıp, “Sen git yavrunu kurtar abi, gören olmuşsa ben öldürdüm iti. Bana borcu vardı tartıştık bıçakladım derim. Gören yoksa, zaten her şeyi gören, neyin ne olduğunu biliyor” dedi.
Her masal mutlu bitmiyor hayatta, ve her masalda öpünce hayata dönmüyor insanlar.Çoğu zaman mucizelerle çevrilidir etrafımız, irili ufaklı mucizelerle. Ama gösterişe olan merakımız, mucizeyi bile göremez hale getirmiştir bizleri.Mucizeyse göşterişli olmalıdır kör gözlere göre.
Sevmek masalsı bir şeydir, fakat her masalın kül kedisi, sonunda prenses olmaz.
Sevmek masalsı bir şeydir, fakat her masalın kül kedisi, sonunda prenses olmaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder